17 Mayıs 2012 Perşembe

Merhaba Dünyalı!

Sabahın 8'inde kalkıp oturdum televizyonun başına. Zaten bu aralar hep o koltukta takılıyorum. Yarı zorunlu bir keyif dönemindeyim. Ya da zorunlu bir "yarı keyif" dönemi denebilir. Sonra anlatacağım bunları.
Sabahın 8'inde harika bir film vardı. Dün akşam yarısında yakaladığım için izlemedim. Baktım tekrarı bu sabah. Filmin adı: The Man from Earth (Türkçe'ye de "Dünyalı" diye çevirmişler), tek bir evin küçük salonu ve aynı evin kapı önünde geçen leziz bir bilim-kurgu. Uzay gemileri, kostümler, efektler yok. Onun yerine zeki karakterleri olağanüstü diyaloglara sokan çok keyifli bir senaryo var. 
John Oldman eşyalarını toplamış, yaşadığı kenti ve çalıştığı üniversiteyi terk etmeye hazırlanmıştır. Meslektaşları da ona "hoşçakal" demeye gelirler. Bu birden bire ortaya çıkan "göç" fikrine anlam veremeyen arkadaşları, John'un 14.000 yıldır yaşayan bir mağara adamı olduğunu iddia etmesiyle şaşkına dönerler. Bir antropolog, bir arkeolog, bir din bilimci, bir psikolog, bir biyolog... O evin salonunda bir yandan arkadaşlarının aklından, bir yandan da şimdiye kadar yaşama dair bildikleri her şeyden şüphe ederek harika diyaloglara girerler. Tek bir odada geçen ama sizi sıkması mümkün olmayan, düşük maliyetli bir bilim-kurgu filmi söz konusu. 
Sonunda tahminlerinizin ötesinde bir sürpriz sonu var. Çok doğal bir o kadar da şaşırtıcı bir son. 

Zaman… Göremeyiz, duyamayız, tartamayız, laboratuvarda ölçemeyiz. Bir nanosaniye önce olduğumuz ile, şimdiki oluşumuz ve bir nanosaniye sonraki olacağımız, subjektif var oluş farkındalığı. Hopiler zamanı bir manzara olarak düşünmüşler; önümüzde, arkamızda var olan bir manzara.Ve biz onun içinde ilerliyoruz, dilim dilim.




2 Şubat 2012 Perşembe

Bugün 2 Şubat... Her gün 2 Şubat!


Amerika ve Kanada'da her yıl 2 Şubat'ta "Groundhog Day" kutlanır. Anlamı "dağ sıçanı günü"dür. Geleneklere göre, bu hayvanın o gün yaptığı hareketlerden, kışın daha ne kadar süreceği konusunda çıkarımlar yapılır.
Bugün günlerden? Salı mıydı?
Her sene festivali izlemeye gelmekten sıkılmış hava durumu sunucusu Phil, bu yıl da 1 Şubat'ta kameramanı ve asistanıyla festivalin yapılacağı kasabaya gelir. Phil töreni anlamsız bulan, bencil bir adamdır ve kendini beğenmişliği kabalık boyutunda rahatsız edicidir. Tek istediği 2 Şubat’ta 5 dakikalık çekimi tamamlayıp, oradan ayrılmaktır. Fakat Phil ne o gün ne de ertesi gün kasabadan ayrılmayı başarır. Çünkü her gün yeniden 2 Şubat’a uyanır. Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığı fakat ertesi gün kendisinden başka herkesin yeni bir gün gibi uyandığı 2 Şubat’ta takılı kalmıştır. Önce bencil karakterine uygun tepkiler verir. Mesela bir kadına aşık olduğunu söyleyip evlenme teklif etmesinin, sonra da bu yalan sayesinde geceyi onunla geçirmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü sabah olunca herşey 24 saat geriye alınır ve herkes herşeyi yine unutur. Phil bu işten sıkıldığında asistanı Rita’ya durumu anlatmaya çalışmış ve yardım istemiştir. Ancak gece yarısı herşeyin 2 Şubat sabahına bağlandığı bir durumda işin içinden çıkması imkansız gibidir.
2 Şubat’a hapis kaldığı gün değil, kendisine defalarca verilmiş bir şans olarak baktığında Phil değişir, etrafı değişir, bir 2 Şubat’ın diğer 2 Şubat’tan farkı olmaya başlar. Bir günde başlangıç seviyesinden ileri seviyeye kadar piyano çalmayı öğrenmek istemez miydiniz? Ya da o gün öleceğini bildiğiniz bir insanı son saniyelerinde mutlu etmek? Hata yapsanız bile ertesi gün tekrar deneyebileceğinizi bilmek?
The Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü), televizyonda her karşılaştığımda, tekrar tekrar izlediğim bir film. Her seferinde tekrar güldüren ve tekrar ağlatan ve tekrar düşündüren. 

7 Ocak 2012 Cumartesi

Uyuşturucu baronundan sosyoloji dersleri, İki Escobar'ın Hikayesi

Bu hikayede iki Escobar var. Pablo Escobar, 70’li yıllardan başlayarak 90'ların başına kadar, Kolombiya'nın en büyük uyuşturucu kartelini yönetmiş bir suçludur. Aslında onun hayatı bir "Devlet nedir?" dersi olarak okunabilir. Çünkü onun hikayesi, işlevini yerine getiremeyen devletin yerine geçen bir adamın hikayesidir.
Pablo Escobar
Sefaletin içinden çıkıp araba hırsızlığı ile başladığı suç hayatında, mecliste koltuk sahibi bir uyuşturucu baronu mertebesine kadar yükselmiştir. 1989 yılında Amerika'nın uyuşturucu trafiğinin neredeyse %80'ini elinde bulunduran Escobar, aynı yıl Forbes tarafından dünyanın en zengin 7. adamı olarak gösterilmiştir. 

6 Ocak 2012 Cuma

Bağımsızlığımın ikinci yıl dönümü

Üniversiteye hazırlanırken başladım sigaraya. İçiyordum çünkü, içebiliyordum. Dershane kantininde iyi bir sosyalleşme aracıydı. Havalıydı da. Üniversiteyi kazanıp ailemden ayrı Eskişehir'de yaşamaya başlayınca hepten işin ucunu kaçırdım.
Bırakmaya ne zaman karar verdim? Bağımlı olduğumu anladığım zaman. Yaptığım bir işin keyfi, sigara içme isteğiyle bölünmeye başladığında. Sigaranın zararlarını ilkokul çocukları bile biliyor. Ama bir de sadece içicinin bildiği zararlar vardır.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Aile, uğrunda savaşmaya değer


“Dünya babalarla doluydu – o yüzden mutsuzlukla doluydu; dünya annelerle doluydu –yani sadizmden namusa kadar uzanan bin bir türlü sapıklıkla doluydu; erkek ve kız kardeşlerle, amcalarla ve halalarla doluydu –yani delilik ve intiharla doluydu.”                                                                                          Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley   
                                                                                               
Her zaman en zoru aile meselesidir. En muhtaç olduğunuz, bu nedenle de sizi hayal kırıklığına uğratmama ihtimali en düşük olandır. Mutlaka bir eksiklik vardır. Bir şey mutlaka onların suçudur.  Annen ya fazlasıyla fedakarlık yapıyordur senin için ya da yapması gerekeni bir türlü yapmıyordur. Kendini ailesi için tüketmesini izlemek de üzer, baştan beri seni fedakarlık yapmaya değer görmemesi de. Anneni tutkuları olan sıradan bir kadın olarak görmek ise asla işine gelmez.
Warrior 2011 yapımı. Muhteşem bir finali var.
Baban ya içer ya ilgisizdir ya despottur ya da anneni ağlatır. Hiçbir şey yapmasa bile insandır. İnsan olduğunu, hata yapabileceğini, zayıf olabileceğini görmek incitir büyürken. Muhteşem bile olsa bir gün ölüp giderek senin kalbini kırmanın bir yolunu bulur.
Aile meselesi hiç bitmez. Yaraladığı zaman en çok aile yaralar. Yerine koymaya çalıştığınız her şey, bir an gelir eğretiliğini hissettirir. Ve hiç kimse tarafından sevildiğini hissetmek bu kadar önemli değildir. Bu sadece size olmuyor. İnsan böyle bir şey. Aile böyle bir şey.

1 Ocak 2012 Pazar

2012'de kaç kitap okuyacaksınız?

Goodreads.com'u geçen yıl keşfettim. Okuma alışkanlığınıza ve keyfinize katkıda bulunacak güzel bir site. Evdeki kitaplarınızı bu sitedeki sanal kütüphaneye kaydedip, okuyup okumadıklarınızı takip edebiliyorsunuz. Sizinle aynı kitabı okuyan diğerleri ile iletişime geçebiliyorsunuz. Küçük testler, alıntılar, gruplar, listeler var. Bir diğer güzellik de sevdiğiniz yazarların bloglarına ekledikleri yazıları takip edebilmeniz. Eylül'deki "uyanmadan önceki o uzun sihirli an" yazımdaki Gerorge R.R. Martin'in fantezi edebiyatla ilgili söylediklerini de oradan alıntılamıştım. 
Keşke bu sitenin Türkçe bir benzeri olsa diye düşündüm

29 Aralık 2011 Perşembe

Nerede o eski Noeller...

Küçüklüğümden beri yeni yıla evde aileyle girerim ve bunu severim. Artık yetişkin bir insan olarak bütün o ışıltıların, parıltıların, göz boyamaların ve alış-veriş manyaklığının ne anlama geldiğini gayet iyi bilsem de, sokaklardaki yeni yıl ışıltısını da severim. Hiçbir şeyden haberi olmadan, herşeye neşelenebilen o cahil çocukluğuma arada izin vermek gerek. Ben de bu sebeple Cumartesi akşamı hava kararmış ve sokaklar kalabalıkken biraz yürümek istiyorum; insanların yüzündeki "bu gece eğleneceğiz" ifadesini görmek ve şehir süslü, ışıl ışılken ona bakmak için.
Sadece bayramlar mı güzeldi çocukken?  Her şey güzeldi.
Bizim memlekete niye uğramadığını anlayamadığımız Noel Baba bile güzeldi. 

Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...